Ana Sayfa

SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ!

Merhaba!

Tasavvuf bir hâl ilmidir. Tasavvuf bir insan ilmidir.

 

Çünkü insanı yeniden inşâ etmeye çalışan bir disiplindir. Bu yeniden inşâ sırasında da insan, benlik, ahlâk ve varlık konularına, alışılmış gündelik kalıplardakinden farklı, yeni tanımlar getirir.


 

Sitemizde insan gelişiminde tasavvufun sunduğu perspektifler ele alınmaya, günümüz insanı ve insan durumlarının da bu perspektif yardımıyla açıklanmasına çalışılacak, bu arada ilmî ve akademik perspektif de göz ardı edilmeyecektir. Bu çerçeve içerisinde tasavvuf ve insan felsefesi ilişkisi bağlamında uzmanlar tarafından hazırlanacak yazılara da açık olacaktır.


 

Bağlantı düğmelerimiz yoluyla bir yandan tasavvufî, dînî, psikolojik, sosyal ve felsefî yaklaşımları ilmî ve akademik boyutta ele alan, diğer yandan tasavvufî yaşantıyı önceleyen sitelere erişim hedeflenmektedir.


 

Okuma notlarımızla, kitapların içerikleri hakkındaki izlenimlerimizi paylaşacağız.


 

Yazılarımızla bazen Gazâlî’nin İhyâ’sına, bazen İbn Arabî’nin Fütûhât’ına, bazen de Mevlânâ’nın Mesnevî’sine bakarak, bazen de adı duyulmuş ya da duyulmamış diğer sûfîlerin söz ve eserlerinden hareketle yolculuktan yolculuğa çıkacağız.


Sitemize hoş geldiniz.


 


 


Yayımlanmış on 31 Oca 2007 at 13:24  Comments (3)  

The URI to TrackBack this entry is: https://tasavvufveinsan.wordpress.com/trackback/

RSS feed for comments on this post.

3 YorumYorum bırakın

  1. Önceki mesajlarda sözü edilen Felsefe ve İslam Düşüncesi ile ilgili yorum trafiğinin ayrıntıları şöyledir:

    kacakkova Diyor ki:
    Kendilik
    [Sanıyorum bir ropörtajdaydı, “kendimiz olmamamız”, dahası “kendimizi kendimizden koparmamız” gerektiğini söylemişti Foucault; muhtemelen kendilik teknikleri, öznelik, hakikat ve iktidar etkileri bağlamında bir konuşma eksenindeydi. Bu ifade “kendin ol!” buyruğunun üstünü çiziyor. Kendiliğin her zaman-zaten kendilik tekniklerinin ürünü olduğunu, olduğumuz şey olmaya çalışarak değil ancak kendimiz olmaktan vazgeçerek varoluşumuzu bir yaratım olarak ele alabileceğimizi öne sürüyor.Foucault bunu söylerken “kendilik teknikleri”nden sakınmanın, özerk bir varlık olarak benligi üretmenin olanaklı olduğunu düsünmüş müdür bilmiyorum? Ama “estetist” bir düsünür olarak Foucault’nun, “kendimizi yaratma” ve “varoluşu estetize etme” düsüncesine bir pay verdiği kabul edilebilir. Estetik bir yaratım olarak ben’lik, kendi varoluşumun yarartıcısı olarak “ben”….. Ama ben her zaman başkalarına bağlıysam, dahası başkalarının ben olarak yaptıkları şeyden başka bir şey değilsem, ya da başkasının yokluğunda bir ben’e sahip değilsem, yine de kendimi kendimden koparmanın nasıl mümkün olacağını ve estetik yaratımın burada artık ne anlama gelecegini sorabiliriz. Oldugumuz sey olmaya razi olmayip, kendimizden gerçek ve sahici bir şey yapmaya çalıştıkça, durmadan bunun olanaksızlığıyla karşılaşıyoruz, eğer ulaştığımız bir sonuca sabitlenebilme yeteneğimizi yitirmişsek, kaçınılmaz sonuç bu. Başkaları her zaman işin içindedir ve benim bir ben olabilmem için her zaman başkalarının belirleyiciliği sözkonusu. Burada korkunç bir düsünce beliriyor: Bir yandan yaşamaya değer tek yaşam kendi hayatımızdır, öte yandan kendi hayatımız dediğimiz şeyse tamamen asla kendi hayatımız değildir. Birbirimize bağımlıyız ve ben dediğimiz şey daha en baştan başkalarının bizden yaptıkları şeyden ibarettir. Başkasının yokluğunda gerçeklik cöker ve benlik boşluğa dönüsür; salt kendilik olarak kendimiz için ifade ettiğimiz hiç bir şey yok.Dehset verici bir sonuc bu:Kendimize kalan hiçlik.]

    This entry was posted on Şubat 9, 2007 at 2:37 pm and is filed under Felsefe, bilmezlikler. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

    zafererginli Diyor ki:
    5 Yanıt to “Kendilik”
    Şubat 22, 2007, 7:19 pm üzerinde
    Tasavvuf terimleri arasında hiçliğe ulaşma yoluyla, tahakkuk denen çok daha farklı bir kavram var. Hiçliğe yaklaştıkça, Hakk’ın tahakkuk etmesi (kelime anlamıyla gerçekleşmesi denebilir, ama kavramsal olarak çok daha geniş bir perpektifi içerir). O olmaya çalıştıkça O’nun bende gerçekleşmesi. Mevlana’nın “sen yalnız sen değilsin, sen her şeysin” dediği bilincin ortaya çıkması. Giderek yalnızlaştığımız dünyada bu perspektife ne çok ihtiyacımız var! Yalnızlaştıkça diğer insanların kurdu oluyoruz çünkü. Söylediğiniz ben olabilmem için başkalarının belirleyiciliği durumu, varolmak için başkasını yok etmeye dönüşüyor. Oysa diğer perspektif, birlikte varoldukça, gerçek varlığın farkına varmayı öngörüyor.
    Galiba Kenan Gürsoy Hoca’nın Bir Felefe Geleneğimiz Var mı kitabında dediği gibi ve İsmail Kara’nın Bir Felsefe Dili Kurmak kitabında işaret ettiği üzere felsefeye tasavvuftan başlamamız lazım. Bu tür bir başlangıç, gitgide bireyselleşen bu dünyada daha çok kendimizden yola çıkarak insanlığı kapsayıcı bir noktaya bizi götürebilir ümidini taşıyorum. Özgün olmak da kendi kültüründen yola çıkarak problemle problemin çözüm yolunun keşiştiği noktada kendi kültürünün yanında durmakta değil mi zaten? Hayırlı günler dilerim.

    kacakkova Diyor ki:
    Şubat 24, 2007, 4:49 pm üzerinde
    yorumunuz icin tesekkürler hocam….Tasavvuf düsüncesinin derinligini ve önemini teslim ederim……lakin buradan cözümsüzlüge bir cözüm bulmaya, hiclige ve nedensizlige yeter bir karsilik vermeye, hersey olmaktan hic bir sey olmamaya cevaplar bulmaya varabilecegimize ikna degilim….ortodoks islam merkezli tasavvufun cok önemli olmadigini düsünüyorum, tasavvuf düsüncesi ya da felsefesidir önemli olan…ama felsefeye nereden baslamamiz gerektigi konusunda tasavvuf yanitindan da emin degilim, felsefe neresinden baslarsak baslayalim bizi malum yerlere getirecektir…”kendimizden yola cikarak insanligi kapsayacak bir noktaya ulasmak” mümkün ama cözüm degildir, bu bendeki “dert” icin…
    tekrar tesekkür ediyor, iyi günler diliyorum….

    zafererginli Diyor ki:
    Şubat 28, 2007, 8:30 am üzerinde
    Hiçbir düşünce serüvenini küçümsemek haddimiz olamaz, kanısındayım. Her düşüncenin kendi şartları içinde bir değeri vardır. II. Dünya Savaşı’nın yok edici atmosferinden çıkan insanlar arasından elbette düşünürler çıkacak ve elbette bu düşünürlerden bazıları insan varoluşunu temele alarak bu yok edici atmosfere isyan edecekti. Sonuçları her zaman doğru ya da bizim arzu ettiğimiz gibi olmasa da iyi niyetli her türlü düşünce etkinliği değerlidir. Bir Felsefe Geleneğimiz Var mı? sorusunu soran hocamız, sorularına gençliğinde Sartre ve Merleau-Ponty ile başlamıştı. Ancak Gazâlî, İbn Arabî ve Mevlânâ düşüncesi çevresinde yeni bir boyut kazanan soruları onu bu noktaya getirdi, sanırım.

    Hiçliğe ve nedensizliğe çözüm bulmak, yeryüzünde belli bir kültür, medeniyet ve düşüncenin problemi olmaktan ibaret değildir. Tüm düşünce gelenekleri bu soru/n/lara cevap/çözüm aramışlardır. Nitekim konuya İslâm düşüncesi açısından baktığımız zaman, kitleleri kolaylıkla yönetmek için kaderci anlayışı körükleyen Emevî iktidarına karşı çıkan Mûtezile akımı, İslâm Düşüncesi’nin ilk katıksız akılcı akımı olarak tanınır. Hatta Yunan Felsefesi’nin İslâm Teolojisi’ne (Kelâm’ına) sokulması bu akımla başlatılır. Ancak, kaderciliği yıkmak adına, insan özgürlüğünü tanrısal irade ve eylemi sınırlayacak kadar ileri gittikleri, dolayısıyla özgürlük taraftarı oldukları söylenen bu akım, siyasî olarak destekledikleri Abbâsî iktidarı sırasında başa geldiklerinde akılcı düşünceyi diğer aydınlara benimsetmek için, sürgün ve idamlara varan yolları denemekten geri durmadılar. Bu tırpandan etkilenen grupların başında da “Sünnî” akımlar içinde nasçı (dogmatik diyeceğim, ama her kavramın kendi kültürü içinde belli bir anlam ifade ettiğini düşündüğümden, bu kavramın Selefiye kavramını tam olarak karşılayacağından emin olamıyorum) akımlar gelmekteydi. Bu akımın etkisi geçip de Selefî akımları temsil ettikleri inancında olan gruplar siyasi iktidarları etki altına aldıklarında, bu defa akılcılar yanında sûfî çevreler zarar görmüşlerdi.
    Yine XVI. yüzyılda felsefe derslerinin kalktığı ya da sulandırıldığı medreselerden yetişen ve selefî yaklaşımları temsil ettikleri anlaşılan softalar meydanlara döküldüklerinde, bundan en büyük zararı gören tasavvuf mektebi Sünnî olarak tanınan Halvetîlerdi. Köprülü Mehmet Paşa bu işi bin bir güçlükle durdurabilmişti. Ne gariptir ki, Sünnî bir tarikat grubunun dergâhlarını yıkan bu softalar, bu işi İslâm adına, Sünnîlik adına yaptıklarını düşünüyorlardı. Özetle, bir düşünceyi tam ve kesin olarak yargılamadan önce, onu ve onun serüvenini doğru anladığımızdan emin olmamız gerekir, diye düşünüyorum. Sünnî tasavvuf anlayışı olarak son iki yüz yılda ortaya çıkan belli başlı yaklaşımları anlayacaksak, bu eksik bir bakış olur gibi geliyor bana. Konuyu sadece Sünnîlik-Şiîlik ya da Alevîlik bağlamında ele almak düşünce faaliyeti açısından da doğru gözükmüyor. Konuyu antropolojik bir zeminde, yani insan-iktidar, insan-siyaset ilişkileri çerçevesinde ele almak daha doğru bir yaklaşım olur, sanırım. Çünkü iktidar büyüsü, zulme sapmak için düşünce ayrımı yapmaz, hiçbir zaman da yapmamıştır.

    Şunu da teslim etmek gerekir ki; hiçbir düşünce, en azından insana ait olması açısından kusursuz ve eksiksiz değildir. Eğer böyle kabul edersek, onu dogmalaştırmış oluruz. Bu da felsefenin ruhuna aykırı bir durumdur. Eğer felsefe yapacaksak, iyice anlamadığımız hiçbir düşünceyi mahkûm etmeme gibi bir düşünce namusunu da gözetmemiz gerekir. Karl Popper, bir önermenin bilimsel olabilmesi için doğrulanabilir olması kadar, yanlışlanabilir olmasının da gerekliliğinden söz eder. Bu felsefe için de geçerlidir. Şimdi bu yaklaşımın bizim düşünce geleneğimizde hiçbir karşılığı olmadığını iddia edebilir miyiz?

    Ben bilim adamı olma yolundayım (bakın üniversitede hocayım, ama “bilim adamıyım” deme cesaretini bulamıyorum kendimde), kanıtla konuşmalıyım. Şu tanıklığa ne dersiniz: “Müslümanlar, felsefe öğretimine şu ilkeyle başlıyorlardı: Zıddı söylenemeyecek hiçbir şey yoktur. Onlar, öğrencilerin kafasını böyle çalıştırıyorlardı. Bu, öğrencileri doğruyu bulmakta şüpheye düşürüyordu. Şüphe sonundaki araştırmalar, onu hakikate götürüp rahatlatıyordu.”
    “Bir defa Osmanlı âlim ve düşünürleri sadece Fahreddin Râzî yoluyla bilgi ve fikir edinmiyorlardı. Fuzûlî gibi bir şair, Karabâğî Mehmet Efendi gibi bir düşünür bile, doğrudan Aristo’nun, Eflatun’un, hatta Democritos’un tercüme metinlerinden faydalanıyorlardı. Neye ihtiyaç duyuyorlarsa onu ulaşabildikleri nispette aslından elde etmeye çalışıyorlardı.”
    Bunları kendi kültürümü savunmak için benim ileri sürdüğümü sanabilirsiniz, ama bunlar yabancıların tanıklıkları; kaynak veriyorum: Eckermann, Son Yıllarında Goethe ile Konuşmalar, çev. Lütfi Ay, İstanbul 1947, s. 309-310 (Nakleden Süleyman Hayri Bolay, Osmanlılarda Düşünce Hayatı ve Felsefe, Akçağ Yayınları, Ankara 2005, s. 35-36).

    Şimdi bu yaklaşımın, felsefî sonucu açısından Popper’in yaklaşımından farkı nedir? Batıya doğru gidildikçe bilim olan bir şey doğuya doğru gidildikçe hurafe olarak algılanmaya başlanıyorsa, ben bu işin içinde bit yeniği ararım.

    Yukarıda söylediğim yaklaşım karşısında, yüzyıllar boyu Sünnî ilim adamlarının yeni bilgiye ulaşmalarını sağlayacak içtihadları yapmalarını destekleyen şu hadisin hiçbir değeri yok mudur: “İçtihad ettiği zaman isabet edene iki, yanılana bir sevap vardır.” Burada da ilimde bir yanılma payından söz edilmiş olduğunu inkâr edebilmek mümkün gözüküyor mu?

    Benim anlamadığım şey şudur: Kendi düşünce ve geleneğimize karşı bazı çevrelerde büyük bir düşmanlık görüyorum. Bu düşmanlığın sebebini anlayamıyorum. Oysa kendi düşüncemizden kopuk bir düşünce geleneği oluşturabilir miyiz? Sartre varoluşçuluğun bir biçimini ortaya koydu. Bir düşünce ürünü olması açısından kendi içinde değerli, ama eleştirileceğimiz bir felsefî düşünce örneği. (Eleştiriyle karalamayı/yok saymayı/ küçümsemeyi/hafife almayı ayırd etmemiz gerektiğini hatırlatmama gerek yoktur, herhalde!) Ancak Sartre 1950’li yıllarda II. Dünya Savaşı’nın yıkıntıları üzerinde felsefe yapıyordu, evrensel tarafları bulunabilmekle beraber, kültürel olarak o zaman ve zeminin şartlarından bağımsız sayamayız onun düşüncesini. Ama onu iki bin yıllık batı felsefe geleneğinden ayrı da düşünemeyiz. Peki biz hangi yıkıntının üzerindeyiz? Hangi zeminin problemlerini kendi problemlerimiz sayıyoruz?
    Elbette ki tarihimizdeki her şeyi kayıtsız şartsız kabul edecek değiliz. Ama onunla hesaplaşmadan (ki hesaplaşmak da iyi bilmeyi gerektirir) sağlıklı bir düşünce geleneği oluşturamayız. Kendi geleneğimizle ilişki kuracağız diye batı düşüncesiyle ilişkimizi kesecek de değiliz, elbette. Ondan da haberdar olmalı, problemleri ele alış tarzını, hangi zeminde ve nasıl ortaya çıktıklarını, bizim geleneğimizle örtüştüğü ve ayrıştığı noktaları dikkate almalıyız.
    Gazâlî felsefeyi eleştirmek için iki yıl boyunca felsefenin kendi kaynaklarına müracaat etmek kaydıyla felsefe tahsil etmiş ve felsefenin metafizik dışında diğer alanlarda faydalı olacağını ifade etmişti. (Bu yaklaşımın akılcı felsefeye karşı ileri sürüldüğünü de belirtmeliyiz.) Bize hep üç noktada filozofları küfürle itham ettiği anlatılır, değil mi? Ama bu fikrin doğrusu “Felsefe metafizik konusunda fikir ileri süremez” ya da “bu alanda isabet kaydedemez” demektir. Ötesi felsefe-din ilişkilerine getirilen bir açıklamadır. Şimdi bunu Kant söyleyince bilimsel ve felsefî oluyor da, Gazâlî söyleyince bilim ve felsefe dışı oluyorsa, işte ben burada bit yeniği ararım. (Burada Gazâlî ile Kant’ı özdeşleştirmek gibi bir niyetim yok. Benzerlikleri kadar ayrılıkları da fazladır bu iki düşünürün.) Üstelik günümüzde bilim adına değişmezlerden söz ediliyor ve bunlar etrafında fırtınalar koparılıyor. Bilimsel ve felsefî önermeleri değişmez kabul edersek, ortada bilim ve felsefe kalır mı? Bilimi bilim adına ileri sürülen teorilerle, felsefeyi felsefe adına ileri süren fikirlerle yok etmeye hakkımız var mı?

    “Felsefe neresinden başlarsak başlayalım bizi malum yerlere getirecektir” görüşüne gelince, Nietzsche “Tanrı ölmüştür” derken, Heidegger “Bizi ancak bir tanrı kurtarabilir” diyebiliyorsa, tek başına felsefeyi birleştirici bir faaliyet olarak kabul etmek, belli şartlar gerçekleşmedikten sonra ne derece mümkün olabilir? Ancak ben yine de iyi niyetle düşünen insanların bir araya gelmesinden yanayım, ne kadar zıt görüşlere sahip olurlarsa olsunlar. Bizi bir noktaya getirmede düşüncenin belli bir yararı olabilir, ama bu yarar sınırlıdır. Asıl bizi bir araya getirecek şeyin unuttuğumuz bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu da edebiyatı çok yapılan, fakat kendisi söz konusu olduğunda kendi görüşümüzde olmayanlardan esirgediğimiz sevgidir. Sevgiyle yoğrulmuş bir düşünce faaliyetine ihtiyacımız var. Eleştirirken de kaybolmayan bir sevgi perspektifi gerekli bize.

    Tasavvuf düşüncesine gelince, o hem çok renkli, hem de belli değerlerle bezenmiş bir insan tipinin ocağıdır. Her yıl “Gel” mesajlarını kullanarak turistik bir değere indirgediğimiz Mevlânâ da Sünnî tasavvuf geleneğinin bir temsilcisi olarak görülür. Ama gelin görün ki, bugün akademik alanda en iyi ve kaliteli Mevlânâ çalışmaları Şiî İran’dan çıkıyor. Biz ise işin turistik yönüne saplanıp kalmışız. Hazine sandığının üzerinde oturan meteliksiz mirasyediler gibiyiz. Bazılarımız onu çeşitli şekillerde suçluyor. Zavallı Mevlânâ, ne Sünnî’ye yaranabiliyor, ne Alevî’ye! (Onun böyle bir yaranma derdi olacağını da sanmıyorum gerçi.) Oysa onun insan üzerindeki tespitlerinden insan felsefesi ve psikoloji ilmine dair yeni perspektifler ortaya koyan biz olmalıydık. Batılılar ve İranlılar psikoloji ve psikoterapi konusunda Mesnevî’den çıkarımlarda bulunurken, biz bu konuda geri kaldık. Bu fırsat elimizden kaçmak üzere.
    Diğer yandan sabır, kanaatkârlık, cömertlik, diğergâmlık, misafirperverlik, kötülüğe iyilikle karşılık vermek, el-bele-dile sahip olmak gibi insanımızı oluşturan temel özellikler (ne kadar uzaklaştıysak da) Sünnî ve Alevî tasavvuf düşüncesinin ortak değerleridir (konunun uzmanı olarak konuşuyorum.) Tasavvuf terimleriyle ilgili herhangi bir sözlüğü açsanız, bu kavramların farklı akımlarda nasıl işlendiğini görürsünüz. Yaşanmayan bir şeyin konuşulmasının da tasavvuf düşüncesinde bir kıymeti yoktur (keşke ben de böyle yapabilsem). Hatta bazı durumlarda Alevî ve Sünnî ritüellerini ayırmanız bile mümkün değildir. Bazı Sünnî dergâhlardaki Muharrem merasimlerini Alevî ve Şiî ritüellerden ayırmak zordur. Üstelik tarihte bazı durumlarda, mezheplerin ayırdığı insanları tarikatlar birleştirmiş, bazı tasavvuf hareketlerinin kardeş kavgalarını önleyici rolleri de olmuştur. Ama bazen bunun tersi de olmuştur.

    Ülkemiz ve insanımız ayrılıklardan çekeceğini çekeceği kadar, hatta fazlasıyla çekti. Artık ayrımcılıklar üzerinden yürümenin bir anlamı yok. Bizi ayıran noktalara değil, birleştiren noktalara bakarsak, farklılıklarımızı zenginlik ve Bir’in değişik renkleri olarak görmeye başlarız gibi geliyor bana.

    Size düşüncenizi değiştirmeniz telkininde bulunamam. (Belki bu cümleyi söylemem bile abes karşılanmıştır, eminim.) Bu haddim de, görevim de değil zaten. Üstelik bunun yarardan çok zararı da olabilir. Size sadece düşüncenize yeni bir boyut katmanızın önemli katkılar sağlayacağını hatırlatmak istedim. Bir önceki mesajımı acele yazdığım bu fikrimi tam olarak ifade edememiş olabilirim. Şurada veya burada, düşünen insanları kaybetme lüksümüz olmadığına inanıyor, düşünce faaliyetinin arzu edilir değerine kavuşamadığı ülkemizde, hangi düşünceye mensup olursa olsun, düşünen insanların birleşmesi ve yanlış giden şeylere “Dur” diyecek formüller için, düşünce potansiyellerini birleştirmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bilmiyorum, fazla mı şey istiyorum.

    “Derd”inize gerçek çözümü bir an önce bulmanızı dilerim.

    kacakkova Diyor ki:
    Şubat 28, 2007, 2:14 pm üzerinde
    Hocam bu kapsamli ve önemli aciklama ya da daha dorusu yorumunuz dolayisiyla tesekkürler….Bir hoca olarak yorumlarinizdan cok sey ögrenmek, üzerinde düsünmek ve sohbetler etmek mümkün, bu vesileyle sevindigimi bilmenizi isteirm….yorumunuzdaki önemli noktalarin üzerinde hakkiyla durarak bir okuma yapamadim, ancak cogu noktada, özellikle niyet ve beklentilerinizde, kendi düsünce kaynaklarimiza bakisinizda itiraz ettigimi bir sey yok, belki bunlari baska sekillerde ifade etmek isterdim….bu noktalarda belki daha önceki beyanlarimda tam acik da olamadim, bunlar üzerinde yeniden durmaya calisacagim en kisa zamanda…bu nitelikli ve önemli sohbeti sürdürmeyi cok isterim….

    iyi calismalar ve saygilar sunuyorum…

    Mutlak Töz Diyor ki:
    hangi yıkıntının üzerindeyiz?
    Nisan 6, 2007, 11:30 pm üzerinde
    […] hangi yıkıntının üzerindeyiz? Kendilik başlıklı yazıya Zafer Erginli’nın yaptığı yorumlarla mesele başka boyutlar kazan… […]

    Bu yorum trafiği, cereyan ettiği adres olan http://mutlaktoz.wordpress.com/2007/02/09/kendilik sayfasından da izlenebilir.

  2. Ziyaret etme inceliğinizden dolayı ben teşekkür ederim. İnşallah düzenli olarak güncelleme imkânı bulurum. Diğer sitedeki mesajlarınızı da okudum. Onlar için de ayrıca teşekkür eder, hayırlı günler dilerim.

  3. siteniz hayirli olsun Zafer hoca, saniyorum bu site de sizin calismalariniz ve yazilariniz ekseninde sekilenecektir….sahziniza olan siteye kisa bir not birakmistim, yorumunuz icin tesekkür mahiyetinde….bu siteyi de takip ederim bundan sonra….

    iyi calismalar diliyorum….


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s